Utanmıyoruz

ırkçılık

Utanmıyoruz

Amerika’da yaşanan ırkçı cinayetin kurbanı olan George Floyd’un ölümünün ardından tüm dünya ses çıkarmaya, ırkçılık adı altında sapkın düşüncelerle insanların hayatlarına kast eden katillere dur demeye çalışıyor. Binlerce, belki de milyonlarca insan bugün sosyal medya üzerinden haksızlığa ve kötülüğe karşı “savaşıyor”. Yarın ne olacak peki? Unutulacak. Bu yazıyı okuyan sizler de, ben de, bizim gibi binlerce diğer insan da unutacağız yaşananları. Geriye kalan sadece yitmiş bir yaşam ve onun arkasında bıraktığı yanık kalpler olacak. Bir insanı derisinin rengi yüzünden ayırt ettiğimiz bir dünyada yaşamaktan gerçekten utanmıyor oluşumuz aslında ne garip. Goethe yıllar öncesinden söylemiş aslında söylemeye çalıştığım her şeyi:

“İnsanların ne kadar kötü olduklarını görmek beni hiç şaşırtmıyor fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce çok şaşırıyorum.” – Goethe

Bizler insanoğlu olarak utanmıyoruz. Değişmiyor ve yanı başımızda çığlık atanların sesini duymuyoruz. Kendi evimize, işimize, hiç ihtiyacımız olmayan onca lüksün içine gömmüşüz ruhumuzu ve çıkamıyoruz artık. Bir insana dokunmak, birinin yüzündeki gülümseme olmak için çabalamak yerine “Nefes alamıyorum” diyerek hayata tutunmaya çalışan parlak bir kalbin son nefesini vermesine sebep oluyoruz. Orada bulunan polisler öldürmedi George’u, hepimiz öldürdük. Orada video çekmeyi ve internette binlerce tıklanma almayı bir insan hayatını kurtarmaktan daha değerli gören onlarca insan aldı onun canını. Kendi işine yaramayacak hiçbir işe elini sürmeyen, başını derde sokmamak için orada izlemeyi tercih eden herkes ve tüm bu insanları suçlu görmeyen bizler yarattık bu sistemi. Orada bulunan polisler görevlerinden alınmış. Bu kadar ses getirmeseydi bu olay yine de alınır mıydı bu kişiler görevlerinden? Utanıyorlar mıdır sizce şu an? Bu insanlar bu hale nasıl geldi bunu sorgulamıyor kimse. Öldürme fırsatı olduğu için öldüren polislerin görevden alınması içimizi rahatlatıyor da bunu yapabileceği ilk anda yapacak diğer insanlar nedense hiç aklımıza gelmiyor. İnsanlık gözümüzün önünde eriyip gidiyor ve biz oturup bir insanı derisinin rengi yüzünden ayrı tutan mantalitenin ne kadar tehlikeli olabileceğini düşünmüyoruz. Bizler tecavüzcüleri, katilleri, insan pazarlamacılarını iyi halden hoş görebiliyoruz ama siyah doğmuş birini aramızda barındıramıyoruz. Belki de kalbi temiz olanlardan korkuyor, bize en çok benzeyenleri aramızda tutmak için bin bir bahane buluyoruz. Dünya üzerinde bir çocuk bile açlıktan ağlıyorsa, bir kadın bile şiddet görüyorsa ve bir insan bile olduğu kişi sebebiyle can veriyorsa bu insanların yaşadığı tüm acıların sebebi benim, sensin, biziz.

Modern dünyanın bu zengin insanları olan bizler hiç vicdanımıza dönüp onunla konuşmayı deniyor muyuz gerçekten? Zaman hızla akıp giderken ve bu dünya üzerinde yapabileceğimiz en değerli şey insanların hayatlarına dokunabilmekken gerçekten hangi birimiz tüm bu acılara sesimizi çıkarıyoruz? Hangimiz hakları için savaşan çok az sayıdaki insanın yanında oluyoruz? Korkaklığımızın arkasına saklanmış bir gölgeden ibaret artık bizim benliğimiz. Çok uzun bir süre boyunca sustu insanlık, tüm acılara ve ölümlere gözünü yumdu kendisi mutlu olabilsin diye.

Bugün Floyd’un haberini gördüğümde aklıma ilk gelen şey Gabriel Garcia Marquez’in romanı “Kırmızı Pazartesi” oldu. Tüm kasabanın gözü önünde ölüme giden bir gencin hikâyesi. Ne denli aşırı bir durum gibi gelmişti okurken, roman olduğunun bilincine vardıracak derecede imkânsız gelmişti belki de herkesin bir ölümü görüp durdurmaması. Bu kadar bencil olamazdı insanlar. O kadar bencil olduğumuza inanmak da istemiyordum belki. Bugün aynı o roman gibi, onlarca insanın gözü önünde ölüme giden bir hayatı izledik. Bir kasaba da değil, tüm dünya izledik. Ne yazık ki bu ne ilk oldu ne de son olacak. Tüm dünya susmaktan vazgeçmedikçe ve insanlığımızı vicdanımızın tozlu dolaplarından çekip çıkarmadığımız sürece feryat eden her can bizim suçumuz olacak…

Yazar: Şimal Yurtsever

Follow us on Social Media